İbn Haldun Üniversitesi

5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumunda ‘İktidar, İktisadi Kalkınma ve Ahlak’ Tartışıldı

5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu, “İktidar, İktisadi Kalkınma ve Ahlak: Açmazlar ve Zorluklar” üst başlığıyla 27-28 Nisan tarihlerinde Başakşehir Yerleşkemizde düzenlendi. Yurt içinden ve yurt dışından birçok önemli akademisyenin değerli tebliğleriyle katkı sunduğu sempozyumda, İbn Haldun’un görüşlerinden hareketle günümüz dünyasının iktidar, iktisat ve ahlak alanındaki krizlerine ne tür çözümler getirilebileceği ve onun fikirlerinin nasıl geliştirilebileceği ele alındı.

“Uygulamalı İbn Haldunculuk Yapıyoruz”

Sempozyumun açılışında, Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk ve Mütevelli Heyeti Başkan Vekilimiz Necmeddin Bilal Erdoğan birer selamlama konuşması yaptı. Prof. Şentürk, dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılara teşekkür ederek başladığı konuşmasında, bu sempozyumların ilkini 2006’da, İbn Haldun’un vefatının 600. yıldönümünde yaptıklarını hatırlatarak, Batı sosyal bilimlerinin sınırlarını aşan ve bize yeni bakış açıları sunan İbn Haldun’u yeni bir sempozyumda fakat bu kez farklı bir konu etrafında tartışacak olmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek şunları söyledi: “İlk sempozyumla birlikte ülkemizden ve dünyadan meslektaşlarımız arasında bir İbn Haldun Topluluğu kurduk ki bu toplulukla amacımız uygulamalı İbn Haldunculuğu hayata geçirmekti. Uygulamalı İbn Haldunculuk derken, bunun bir akademiye bakan yönü var, bir de karar vericilere bakan yönü var. Onun fikirlerinin hâlâ taze olduğuna ve teorilerinin günümüz sosyal meselelerine tatbik edilebilirliğine, sorunlarımıza çözüm üretme noktasında önemli bir işlev göreceğine inanıyoruz.”

Prof. Şentürk, onun ekonomik kalkınma ile beraber insanların rahata, zevke ve lükse kapılıp devletlerin çöküşe geçeceğini söylediğini fakat bunu deterministik bir şekilde kaçınılmaz son olarak görmekten ziyade, bir uyarı mahiyetinde zikrettiğini ifade etti.

Üniversitemiz hakkında da bilgiler veren Prof. Şentürk, Avrupa-merkezi ve pozitivist bir ilim anlayışının hâkim olduğu günümüz dünyasında, İbn Haldun’u, sosyal bilimlerin öncüsü değil, alternatifi olarak kabul ettiğimizi de sözlerine ekledi.

“Ekonomik Kalkınma ile Toplumsal Dayanışma Arasındaki İlişki, İsveç’teki O Türk Taksicinin Hikâyesinde Mevcut”

Necmeddin Bilal Erdoğan ise, sempozyumu düzenleyenlere ve misafirlerimize teşekkür ederek başladığı konuşmasında, kendi doktora serüveninin de İbn Haldun’la kesişen bir hikâyesi olduğunu ifade edip, henüz tamamlayamadığı doktorasında ekonomik büyümenin sosyal meselelerle nasıl ilişkilendirilebileceği üzerinde durduğunu kaydederek şunları söyledi: “Dünyayı çok fazla yaşlandırdığımız, kapasitesinin üzerinde kullandığımız bir gerçek. Bunu derken, dünyadaki kaynakları 8 milyar insana yetemeyecek şekilde, israf ederek kullanmamızı kastediyorum.” Günümüzde mutluluk ekonomisi, non-linear ekonomi gibi kavramlardan bahsedildiğini aktaran Erdoğan, ekonomistlerin toplumsal teorilerini geliştirirken halkasal modeller kullandığını, bunun da İbn Haldun’un dairevi yaklaşımıyla benzerlikler teşkil ettiğini sözlerine ekledi.

Geçtiğimiz günlerde İsveç’te bir Türk taksicinin, yurtdışına gitmekte olan fakat cüzdanını unutan İsveçli bir işadamına kendi kredi kartını 2 günlüğüne gönüllü bir şekilde vermesi ve ardından bunun kamuoyuna yansımasıyla Türk taksicinin kahraman ilan edildiği hadiseyi hatırlatan Erdoğan, ekonomik büyümeyle toplumsal dayanışma arasındaki ilişkinin, non-linear ekonomik modellerin, söz konusu hikâyede mevcut olduğunu ifade etti. Erdoğan, “dünyayı, insanı daha iyi anlamak için yeni paradigmalara ihtiyaç var” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.

Sempozyum düzenleme kurulu adına konuşan Doç. Dr. Ramazan Aras da sempozyumda sunulan tebliğlerin İbn Haldun’un iktidar, iktisat ve ahlak üzerine görüşlerini betimleyeceğini ve günümüz dünyasında bu konuları konuşmanın çok önemli olduğunu dile getirdi.

“Kapitalizmi Anlamak İçin, Negatif Özgürlük Kavramını Anlamak Lazım”

Sempozyumun açılış konuşmacısı ise Columbia Üniversitesinden Prof. Wael B. Hallaq idi. “İbn Haldun’dan Modernizme Servet, Pozitif Özgürlük ve Etik” üzerine konuşan Hallaq, İbn Haldun’un medeniyetlerin yükselişi ve düşüşü perspektifinden servet ve maddi refah ile bireysel ve kolektif etik arasındaki epistemolojik bağlantıyı inceledi. Wael Hallaq ayrıca, modern düşüncede özgürlük kavramı ve maddi bolluk ile etik kriz arasındaki ilişkiye dair görüşlerini de paylaştı. Politik başarıların ve emperyal bir güç olmanın, ekonomik kaynaklarının artmasıyla doğrudan ilişkili olduğunun söylendiğini belirten Hallaq, ekonomik gücün kaybedilmesiyle emperyal vasfın da yitirildiğini ifade etti.

İbn Haldun’un görüşlerini anlamak için, davranış sistemi kazandıran “meleke kazanma” nazariyesinin önemli olduğunu kaydeden Hallaq, ardından İbn Haldun’un melekenin norm haline gelişinden bahsettiğini ifade etti. Konuşmasında İbn Haldun düşüncesinde önemli kavramlar olan bedevilik, hadarilik ile nesil nazariyesine de değinen Hallaq, modern nörobilimin keşfettiği şeylerin, yüzyıllar önce İbn Haldun tarafından bilindiğini de sözlerine ekledi.

“Devlet, sivil toplum olmadan devamlılığını sağlayamaz. Sivil toplumun ürettiği fayda, devletin devamı için gerekli” diyen Wael B. Hallaq, modern devletin mevzuat yapma yetkisini haiz olmadan ayakta kalamayacağını, bu rol sebebiyle günümüz devlet yapısının güçlü olduğunu; fakat tarihte devletlerin başı olan hükümdarların mevzuat koyucu rolünü üstlenmediklerini belirtti. Modern dönemde ortaya çıkan pozitif özgürlük-negatif özgürlük kavramlarının İbn Haldun düşüncesinde mevcut olduğunu dile getirdi. “Kapitalizmi anlamak için, negatif özgürlük kavramını anlamak lazım. Kapitalizmin özü, hikâyesi, negatif özgürlük konseptinde saklı.” sözleriyle konuşmasını noktaladı.

“2.0 Modernitede İnsanlar Artık Mutsuz, Liberal Düzeni Sevmiyorlar”

5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu’nun ilk oturumu, “İktisat, Adalet ve Ahlak” konusu etrafında, İstanbul Medeniyet Üniversitesinden Doç. Dr. Lütfi Sunar’ın yöneticiliğinde gerçekleştirildi. Oturumda Üniversitemiz öğretim üyeleri Prof. Dr. Bruce Lawrence ile Prof. Dr. Mohamed Hammour ve Uluslararası Saraybosna Üniversitesinden Joseph Kaminski birer tebliğ sundu. Tebliğlerinde; Lawrence, ekonomi bir bilimsel disiplin haline gelmeden önce İbn Haldun tarafından meydana getirilen “Adalet Dairesi”nin modern dönemde nasıl uygulanabileceğine; Hammour, ekonomik ‘ilerleme’nin olmaması durumunda, liberal düzenin çatışmaya, hoşnutsuzluğa, popülizme ve otoriterliğe karşı eğilimli oluşuna; Kaminski ise İbn Haldun’un lüks anlayışına ve bunun bir medeniyet üzerindeki olumsuz etkilerine değindi.

İbn Haldun’un, ahlak ve din temelli ilkelerin ekonomi biliminde de uygulanabileceğini gösterdiğini ifade eden Lawrence, modern devletlerin denklik döngüsüyle kendi yaptıklarını meşrulaştırdıklarını, denkliğin eşitlik anlamına gelmediğini söyledi. Konu üzerine yapılan modern çalışmaların, Darwin ve Marks’ın görüşlerinin İbn Haldun’la irtibatını incelediklerini de sözlerine ekledi.

Geleneksel toplumlar gibi modernitenin de kendine has bir hiyerarşisinin olduğunu belirten Hammour ise, modernitede geleneksel hiyerarşik yapıların ters çevrilmiş haliyle karşılaştığımızı; liberal hiyerarşinin en altında ahlaki değerlerin, ortasında politik düzenin, en üstte ise ekonomik düzenin (istek ve arzular) geldiğini söyledi. “Bu hiyerarşinin bir erozyon olduğunu görüyoruz” değerlendirmesinde bulunan Mohamed Hammour, konuşmasına şöyle devam etti: “Liberalizm, ekonomiyi moral değerlerin üzerine koyuyorsa, toplumu birbirine bağlayan yapıştırıcı nedir? Yapılan araştırmalara göre, Amerikalıların yüzde 90’ı, son 30 yıldır yaşam standartlarında herhangi bir değişim olmadığını ifade ediyorlar. 2.0 modernitede insanlar artık mutsuz, liberal düzeni sevmiyorlar. Dolayısıyla modernitenin yeniden inşa edileceğini, yeniden ahlakın canlandırılarak ekonominin üzerine getirileceğini söyleyebiliriz.”

“Zor zamanlar güçlü insanları; güçlü insanlar iyi zamanları; iyi zamanlar zayıf insanları; zayıf insanlar da zor zamanları doğurur” sözleriyle konuşmasına başlayan Kaminski, içgüdüleriyle hareket eden insanın, tüketim toplumunun itici gücü olduğunu sözlerine ekledi. “Lüks” ve “rahat” arasında ayrım yapan konuşmacı, lüksün daha çok alışkanlıktan kaynaklandığını belirterek; Kur’an’ın ifrat-tefrit kavramlarıyla bizi dengeye çağırdığını söyledi. Kaminski’ye göre yeni kentsel toplumlar, farklı gelir edinme süreçlerini beraberinde getirip, insanlar daha çok statülerini belli edecek nesneleri elde etmeye dönük çabalar içine girse de, aslında lükse olan tutkunluk nesiller boyunca devam etti.

“Modern Dünyada İnsan Hakları, Vatandaşlık Haklarından Sonra Geliyor”

“Politika, Hukuk ve Ahlak” konulu 2. oturumun yöneticiliğini Üniversitemiz öğretim üyesi Doç. Dr. Burhan Köroğlu yaptı. Michigan State Üniversitesinden Waseem Al-Rayes, “İbn Haldun’un Kitabü’l-İber’inde Ahlak ve Ölümlülük”; İstanbul 29 Mayıs Üniversitesinden Prof. Dr. Tahsin Görgün, “Formel Yapıların Etkin Olduğu Şartlarda Asabiyyet’in Mana ve Ehemmiyeti: Asabiyyet Teorisinin Yeniden Değerlendirilmesi” ve George Mason Üniversitesinden Abdulaziz Sachedina, “İbn Haldun’un İslami İlimler Sınıflandırmasında Hukuk ve Etik” konuları üzerine birer sunum yaptı.

Al-Rayes, Kitabü’l-İber’deki bir hutbeden hareketle ölümlülük teması etrafında yaptığı sunumda, rahim ve mezar metaforları üzerinden doğum, yaşam ve ölüm temalarını inceleyerek, “rahim fetüsü kucakladığı gibi mezar da ölüyü kucaklar” dedi.

Sachedina da, Müslüman filozofların akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi ele almak için benimsemiş oldukları entelektüel çerçevenin, toplumun ideal bir kamu düzeni oluşturma mücadelesinin tarihsel ve kültürel tezahürü üzerine etki ederek, İslami siyasal düşüncede bir sorgulama içerdiğini kaydetti.

Tahsin Görgün, “formel yapıların etkin olduğu şartlar” diyerek modern dünyayı kastettiğini belirttiği konuşmasında, “tekniğin egemen olduğu şartlarda acaba asabiyetin bize söyleyeceği şeyler var mı” sorusu eşliğinde şunları söyledi: “Modern dünyada insan hakları, vatandaşlık haklarından sonra geliyor. İnsanın, insan olarak muamele görmesi için, öncelikle bir devletin vatandaşı olması gerekiyor.

Asabiyet, insanın hatta tüm canlıların fıtratında olan bir şey. İnsanlarda mevcut olan yakınlarını koruma eğilimi belli bir aşamaya geldiğinde, asabiyet fikri oluşuyor. Dolayısıyla biyolojik olarak kabul edilebilecek bir yöneliş, insanın hayatını belirliyor. Modern dönemde ise bir amaca bağlı olarak insanları bir araya getiren iş birliğinin ortaya çıkardığı yapılar, yani amaca bağlı rasyonellik, varoluşun temelini teşkil ediyor. Asabiyet fikrinin modern çağa ne söyleyebileceğine baktığımız karşımıza çıkan iki temel risk, ya İbn Haldun’un yaklaşımını aşırı kabul etmek ya da ona izafe edilemeyecek görüşleri ona izafe etmeye kalkışmak.”

İslam düşüncesini meydana getiren âlimler ve eserlerinin hiç birinin birbirinin tekrarı olmadığını dile getiren Görgün, her birinin birbirini tamamladığını ve belirli noktalarda onu inkişaf ettiren eserler olduğunu sözlerine ekledi. Oryantalizmin en büyük başarısının İslam felsefesini sürekli Grek felsefesine indirgeyerek, klasik İslam filozoflarının düşüncelerini kendi hakikiliği içinde kavranmasını engellemesi olduğunu söyledi. “Onların düşüncelerini inkişaf ettirmenin yollarını aramamız elzem” diye konuştu.

“İbn Haldun’un Asabiyet Teorisi İnkişaf Ettirilmeli”

Batı’da 17. yy.’dan önce Kilise’den başka bir formel yapının göze çarpmadığını ifade eden Tahsin Görgün, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu tarihten sonra ise ‘devlet’, Tanrı’dan sonraki en üst ve üstün varlık olarak tanımlanıyor. Batı’da bu formel yapılar teşekkül ederken, bunlara ilk ve asli örnek olarak Osmanlı Devleti görülüyor. O zamanlarda modern devletlerin ilk öncülü, örneği olarak İslam dünyasında böylesine saat gibi işleyen yapılar varken, bugün İslam dünyasının en büyük sorunu böyle bir düzene sahip formel yapılara sahip olmayışı…”

Batı düşüncesinde formel yapılardaki hak ve hürriyetlerden bahsedilirken, “önce bütün hak ve hürriyetlerinden vazgeçeceksin; sonra diğer insanlarla birlikte ne kadar hak ve hürriyete sahip olabilirsen o kadar hakkın ve hürriyetin olacak; o kamusal alanın sağladığı kadar hakkın ve hürriyetin olacak” dendiğini hatırlatan Tahsin Görgün, Müslüman insanın ise hayatın hiçbir anında sahip olduğu hak ve hürriyetlerinden vazgeçemeyeceğini, dolayısıyla bu formel yapıların öngördüğü sözkonusu sürecin hiçbir şekilde Müslüman doğasına uymadığını belirtti. Yine İslam düşüncesinde “mülk”ün, insanın kendisi için var olan ve insanın kendisiyle birlikte var olan bir yapı olarak tanımlandığını; modern dünyada ise, formel yapıların, bizatihi kendisi için var olan ve her şeyi kendisi için kullanan yapılar olduğunu sözlerine ekledi.

Tahsin Görgün, konuşmasında son olarak, İbn Haldun’un yaklaşımının, ferdi ve akrabalık ilişkilerini ihmal etmeyen, ama formel cihetten de, fertlerden ve aynı zamanda akrabalık ilişkilerinden bağımsız olabilecek bir toplumsal düzenin imkanını içinde taşıdığını ve onun asabiyet teorisinin bu cihetten geliştirilmeye, inkişaf ettirilmeye elverişli olduğunun görülebileceğini ifade etti.

Asabiyet, İktidar ve Şehir

Yöneticiliğini Üniversitemiz öğretim üyesi Doç. Dr. Ramazan Aras’ın yaptığı 3. oturumda “Asabiyet, İktidar ve Şehir” konusu etrafında tebliğler sunuldu. Bu oturumda Ürdün Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezinden Abdullah al-Bayyari, son 20 yılda Arap şehirleri, sivil insanlar ve gruplardaki dönüşümleri, şehirlerin politik, ekonomik, kişisel, sosyal, mekânsal ve tarihi dokusu bağlamında incelerken; Üniversitemiz öğretim üyesi Prof. Dr. Heba Raouf Ezzat, askeri şehircilik ile uygarlık ve ahlakın aşınması arasındaki ilişkiyi ele aldı. Raffaele Alberto Ventura, “İbn Haldun’dan Çağdaş Sosyolojiye Prestij Mücadelesi: Sembolik İktidarın Azalan Verimine Dair Genel Bir Teori”; Mahmoud Farhadimahali ve Masoumeh Nasiripourkalaye, “İktidar ve Kentsel Yaşam: 1979 Devrimi Öncesi ve Sonrasında Tahran’ın Tarihsel Dönüşümünü İbn Halduncu Perspektiften Okumak” başlıklı tebliğlerini sundular.

Al-Bayyari, sunumunda, insanın iki kimliğe sahip olup, bunlardan ilkinin “sivil”, ikincisinin “rasyonel kimlik” olduğunu, rasyonel kimliğinin kollektif davranışa öncülük ettiğini ifade ederek, bu durumu İbn Haldun’un “süreklilik” ve “hareket” kavramlarıyla açıkladı. Raffaele Alberto Ventura ise Batı kapitalizminin yapısal krizine odaklandığı tebliğinde, modern çalışmaların “elitler arası rekabet” olarak tanımladığı sürecin Mukaddime’de prestij mücadelesi olarak ele alındığını belirterek; merkez-çevre ilişkisi bağlamında sembolik üretim alanı (üçüncül sektör) ile gerçek üretim alanı (birincil ve ikincil sektör) arasındaki azalan alış verişin, bölgeler arası dengesizliğin ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve bunun da merkezin “meşruiyet döngüsü”nü zayıflattığına işaret etti.

Tahran özelinde bir sunum yapan Mahmoud Farhadimahali ve Masoumeh Nasiripourkalaye de, 1979 İslam Devrimi öncesi ve sonrası Tahran şehrinin gelişim seyrini İbn Haldun’un tarih teorisi ışığında açıkladılar. Heba Raouf Ezzat’ın tebliğ ise “Kabileler Olarak Ordular: Postmodern Askeri Asabiyye ve Sivilliğin Geleceği Üzerine” idi. İbn Haldun’un kabileyi temel toplumsal birim ve onun bağını “asabiyet” olarak açıkladığını hatırlatan Ezzat, modern antropolojinin de kabileye analitik bir araç olarak yaklaştığına dikkat çekti. Konuşmacı ayrıca, ordular tarafından inşa edilen şehirlerin ortaya çıkış sürecine de değinerek, askeri şehircilikle ahlak aşınması arasındaki bağa da detaylı bir şekilde değindi.

“Türkiye Toplumu Önemli Bir Asabiyet Bilincine ve Birikimine Sahip”

İlk günün son oturumu, Üniversitemiz öğretim üyesi Prof. Dr. Erik Ringmar’ın yönetiminde, “Sermaye, Tüketim ve Sosyo-Politik” konusu etrafında gerçekleştirildi. Bu oturumda, Üniversitemiz öğretim üyesi Dr. Ali Aslan, “İbn Haldun ve Siyasal”; Mardin Artuklu Üniversitesinden Kamuran Gökdağ, “Asabiyetin Ekonomi-Politiği: İbn Haldûn’da Lüks ve Şiddetin Soykütüğü”; Üniversitemiz öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Emin Babacan ve İstanbul 29 Mayıs Üniversitesinden İsa Yılmaz, “Modern Dönem Türkiye Toplumunda Asabiyet ve Sosyal Sermaye İlişkisi”; Girne Amerikan Üniversitesinden Yosra Jarrar, “Sanat Piyasasının Değişen Yüzü: İbn Halduncu bir Yaklaşım” üzerine tebliğlerini sundular.

Gökdağ, İbn Haldun düşüncesinde asabiyetin, biri ekonomik ya da toplumsal, diğeri siyasal olmak üzere her ikisi de bir ihtiyaçlar teorisi üzerinden insan doğasına bağlanan iki faillik türüne sahip olduğunu belirtip, bu faillik ve talep türlerinin her birinin kendine özgü bir gayeyle eylemde bulunarak kendi güzergâhında ilerlediğini belirtti. Bu eylemlerin kendi gayelerini tüketmesiyle birlikte onların düzeylerine denk düşen, “lüks” ve “şiddet” olmak üzere iki tür nesnel yozlaşma biçiminin ortaya çıktığını söyleyen Gökdağ, tebliğinde bu iki yozlaşma biçimini ayrıntılı bir şekilde ele aldı.

Türkiye’de bireysel ve toplumsal düzeyde modern sorunların algılanması, değerlendirilmesi ve çözüm arayışını İbn Haldun’un önemli kavramlarından biri olan ‘asabiyet düşüncesi’ ile günümüzde sosyal bilimlerin birçok disiplininin paydaş kavramlarından biri olan ‘sosyal sermaye’ kavramı üzerinden yeniden değerlendirmeyi hedefleyen tebliğlerinde Mehmet Emin Babacan ve İsa Yılmaz, Türkiye’de toplum karakteristiğinin özellikle savaş, doğal afetler, mülteciler gibi konularda gösterdiği refleksleri ile önemli bir asabiyet bilincine ve birikimine sahip olduğunun görüldüğünü ifade ettiler. Bunun yanı sıra özellikle son çeyrek yüzyılda kalkınma, ilerleme ve teknolojik gelişme gibi süreçleri hızla yaşayan bir toplum olarak bireyin geleneksel ilişkilerden koparak bireyselleşmesi, atomize olması ve bu nedenle güçlü sosyal sermaye ilişkilerine ihtiyaç duyması ile de modern toplum özelliği gösteriyor. Modern dönemde kan bağına dayanmayan bir yapı olarak toplumun, geniş toplumsal grupları bir arada tutacak bir sosyal güce, uyum (cohesion) ve ilişkilere ihtiyaç duymakta. Babacan ve Yılmaz’a göre; özellikle Türkiye gibi Müslüman toplumlarda modernitenin toplumsal normları ve değerleri erozyona uğratma tehdidi, bireyi atomize ederek, yalnızlaştırması vb. unsurlara karşı bir taraftan geleneksel asabiyet bağları ile bir koruma sağlanmaktadır. Diğer yandan gerek bireyin varoluşsal ihtiyaçları gerekse gündelik hayat pratiklerini kolaylaştıracak ve sosyal sermaye unsuru sayılabilecek insan grupları ve toplulukları (sivil toplum kuruluşları, spor organizasyonları, sosyal medya platformları vb.) ile mekanizmalar oluşmaktadır. Bu bağlamda konuşmacılar tebliğlerinde, Türkiye’nin toplumsal dönüşümünde sosyal sermaye yoluyla asabiyet bağlarının ne ölçüde koruyup geliştirebildiğine ve böylece ekonomik kalkınma ve sosyal gelişmeye ne derece katkı sağlayabildiğine değindiler.

“Hindistan’da 300.000 Çiftçi Yaşamına Son Verdi”

5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu, 28 Nisan Pazar günü gerçekleştirilen 5 oturumla devam etti. Yöneticiliğini Prof. Dr. Yasin Aktay’ın üstlendiği sempozyumun 5. oturumunda “Küresel Ekonomi, Değişim ve Sürdürülebilirlik” teması etrafında tebliğler sunuldu. Oturumda tebliğ sunan isimler ise, Duke Üniversitesinden Prasenjit Duara, Oxford Üniversitesinden Adeel Malik ve Illinois Üniversitesinden Ali Nizamuddin idi. “Küresel Modernitenin Tarihsel Mantığı ve Geleceği”, “Yurtiçi Kurumsal Değişime Yabancı Etkiler” ve “Tohum Savaşları: Şirketler Doğayı ve Yiyecek Tercihlerimizi Nasıl Manipüle Ediyor”; söz konusu oturumda konuşulan konular arasındaydı.

Prasenjit Duara, Soğuk Savaş’ın ardından sermaye, politika ve kültür yapılanmasının, ulus-devletin göreceli özerkliğini küresel toplumun çeşitli ölçeklerinde sermayenin çıkarlarına tabi kılma eğiliminde olduğunu belirttiği tebliğinde; bu “çöküş”ün, bazı bakımlardan yıkıcı olsa da, özel-kamu ortaklıkları, sosyal medya ve özellikle de sivil toplum ağlarının meydana getirdiği yeni fırsatlarla dengelendiğini ve bize yeni yöntemler sunduğunu ifade etti. Adeel Malik ise, yurtiçindeki kurumsal yapıların iç ve dış etkilerden nasıl etkilendiğine odaklandığı sunumunda, tarih boyunca gücün asimetrik dağılımını politik, ekonomik ve sembolik açılardan gördüğümüzü söyledi. Modern dünyada “küresel asabiyet”in varlığına dikkat çeken konuşmacı, bir networkün parçası olma durumunun, ortak bir çizgide hizalanmanın Dünya Ekonomik Forumu, G20 gibi oluşumlarda görülebileceğini sözlerine ekledi.

Bu oturumda “Tohum Savaşları” merkezli bir sunum yapan Ali Nizamuddin, öncelikle tütün kartellerinin pazarlama stratejisine değindi. Çeşitli görsellerle, 1960’lardan itibaren bir dönem dünyada kadın imgeleri üzerinden sigara içmekle güçlü ve zarif olmanın özdeşleştirildiğini hatırlatan konuşmacı, “bir ürün satıyorlar ama bununla birlikte bir imgeyi de pazarlıyorlardı. Gıda endüstrisinde de bu stratejiyi görmek mümkün” ifadelerini kullanarak şunları aktardı: “Nikotin ve şeker bağımlılığıyla, belki daha genel bir ifadeyle aroma ve koku bağımlılığı yaratarak kendi ürünlerini tüm dünya üzerinde yaygınlaştırdılar. ‘İsteklerin mühendisliği’ni yapıyorlardı. İmgelemin, hayal gücünün kontrol altına alınmasından bahsediyoruz.”

“Tohum sadece toprağa ektiğimiz bir şey değildir, mistik ve ruhani anlamı olan bir şeydir. En azından eskiden öyleydi, insanlar tohumun kutsal, mistik bir yanının olduğuna inanırdı. Nitekim bir tohumun çiçeğe dönüşümünde evrenin tamamını görmek mümkündür.” sözleriyle konuşmasına sürdüren Nizamuddin, şöyle devam etti: “Tohum, bugün şirketlerin fikri mülkiyet hakkına sahip oldukları bir ‘ürün’ haline geldi, patent alınan bir ürün… Aynı zamanda silaha dönüştürülen bir ürün… Bugün dünyanın birçok bölgesinde genetiği değiştirilmiş tohumlar ekiliyor. ABD’de market raflarının yüzde 70’i GDO’lu ürünlerle dolu. Son 20 yılda 2 milyar dekarlık alana GDO’lu tohumlar ekildi.” GDO’lu tohum piyasasının 6 şirketin elinde olduğunu kaydeden konuşmacı, bir zamanlar kimyasal zehir üreten şirketlerin bugün tohum piyasasına hükmeden ‘gıda devleri’ haline geldiğini sözlerine ekledi.

Ali Nizamuddin, konuşmasını şöyle sonlandırdı: “Eskiden ruhani bir anlam taşıyan gıdalarımız, bugün gizli bir şekilde yükselen kibrin etkisi altında. Çiftçilerimiz üreticiden tüketiciye dönüştü. Hindistan’da bugün çiftçilerin yüzde 82’si borçlu ve son 15 yılda orada 300.000 çiftçi yaşamına son verdi. Giderek yükselen bu kibir karşısında, giderek kötüleşen bu koşullarda ne yapabiliriz? Zihinlerimiz halen bizim elimizde ve işe bir tohum ekerek başlayabiliriz.”

“Mukaddime, Sadece İddiasıyla Değil, İddiasıyla Örtüşen Bir Çabanın Ürünü Olmasıyla da Çok Kıymetli”

Oturum başkanlığını Üniversitemiz öğretim üyesi Dr. Nihat Gümüş’ün yaptığı 6. oturumda “İktisat Felsefesi, İslami Finans ve Adalet” konuşuldu. Durham Üniversitesinden Rodney Wilson “İslami Finansta Risk Yönetimi ve Risk Paylaşımı; Habib Ahmed, “İbn Haldun’un Kalkınmaya Yaklaşımında Hukuk ve Adalet: İslami Finans Üzerine Bir Uygulama”; T.C. Merkez Bankasından Prof. Dr. Sabri Orman, “İbn Haldun’un İktisadi Felsefesi” ve Malezya Uluslararası İslam Üniversitesinden Mohammad Zakaria, “İbn Halduncu bir İktisadî Hukuk Felsefesi Anlayışı: Medeniyetin Varlığının Yaşam Mekanizması” başlıklı tebliğlerini sundular.

Bu oturumda Prof. Dr. Sabri Orman, İbn Haldun’u anlamaya dönük bu çabalara, bir bakıma “tarihin mağduru” olmuş bir büyük düşünüre gösterilen minnet ifadesi olarak bakılabileceğini söyleyerek başladığı konuşmasında, kısaca ülkemizde İbn Haldun çalışmalarına değindi: “Batı’da İbn Haldun’un 19. yy.’ın başında keşfedildiğini görüyoruz. Osmanlı âlimleri onu çok daha önce keşfetmişlerdi ama bu keşif bir süreklilik halini almadı. Modern dönemde ise İbn Haldun incelemeleri, 1940’ların başında Hilmi Ziya Ülken ile başlasa da asıl ciddi ve önemli çabanın Sabri Ülgener’in ‘Tarihte Darlık Buhranları’ adlı eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bu eser bir dönüm noktasıdır. 1980’lere gelindiğinde İbrahim Erol Kozak’ın ‘İbn Haldun’a Göre İnsan, Toplum, İktisat’ adlı çalışmasını görüyoruz ama maalesef bu eser hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Öncesinde de sonrasında da bu çalışma gibi mufassal bir eser meydana getirilmemiştir.”

Mukaddime’nin sadece iddiasıyla değil, iddiasıyla örtüşen bir çabanın ürünü olmasıyla da çok kıymetli olduğunu belirten Orman, konuşmasına şöyle devam etti: “İbn Haldun Mukaddime’de siyasi, ekonomik ve entelektüel boyutlarıyla yeni bir ilmin tesisini gerçekleştirmiştir. Bu yönüyle eser, çok tutarlı, kompakt ve başarılı bir projedir. Bu kadar başarılı bir projenin takipçilerinin olması gerekirdi. Tarihi süreçte bunun neden gerçekleşmediği, bir muamma olarak ortada durmaktadır.”

İbn Haldun’un ilm-i umran’ı tesis ederken usul-ı fıkıhtan yararlandığını kaydeden konuşmacı, iktisadi ilkelerden bahsederken ahlakı da devreye soktuğunu ifade etti. İbn Haldun’un, boyun eğme ve uysallıkla, aynı şekilde makam-mevki sahibi olmakla, gelir elde etme ve zenginlik arasında doğru orantı kurduğundan bahseden Orman, medeniyetlerin düşüşüyle yiğitliğin, mertliğin ve adamlığın da yitirileceğini söylediğini aktardı.

“Günümüzün En Büyük Bedevileri Elon Musk, Jack Ma, Larry Page”

“İslami Finans, Bölgesel Ekonomiler ve Kalkınma” temalı 7. oturumu, Üniversitemiz öğretim üyesi Prof. Dr. Heba Raouf Ezzat yönetti. Söz konusu oturumda, Üniversitemiz öğretim üyelerinden Dr. Yusuf Varlı, “Kentsel Kalkınma için Bir Finansman Aracı olarak İltizam Sistemini Yeniden Düşünmek”; Dr. Rasim Özcan ise “Borsalar ve Ekonomik Büyümenin Finansmanı” konulu tebliğlerini sunarken;  İran Bilim ve Teknoloji Üniversitesinden Mahdi Abdolhamid ve İmam Sadık Üniversitesinden Amir Muhammad Esmaeili, “İbn Haldun Açısından Sürdürülebilir Kalkınma”; Biskra Üniversitesinden Mustafa Bekhouche, “İbn Haldun Düşüncesi Aracılığıyla Liberal Modelin Krizini Anlamak” konulu birer tebliğ sundular.

Modern dünyada kentleşmeyle birlikte nüfusun hızla arttığından ve bugün dünyada 1 yıllık altyapı ihtiyacının 1 trilyon dolar olduğundan bahseden Yusuf Varlı, yerel yönetimlerin bu derece komplike bir kentleşmeyi nasıl finanse edeceklerinin önlerinde ciddi bir soru olarak durduğunu kaydetti. “Bu talebi nasıl karşılayacağız” sorusunun, kendi çalışmalarının ana motivasyon kaynağı olduğunu dile getiren Varlı, Osmanlı Devleti’nde farklı bir kamu finansman modeli olarak uygulanan “iltizam” sisteminin bir çözüm sunabileceğini belirtti. İltizam sisteminde kısaca, belirli bir bölgede vergi gelirlerinin toplanması için ihaleler yapılmakta, en iyi teklifi veren kişi o bölgenin vergi gelirlerini toplamakla mükellef kılınmaktaydı.

Ortaçağ Mısır’ında “kabala”, Mughal dönemi Hindistan’ında “ijara” adında iltizama benzer sistemlerin kullanıldığını aktaran Yusuf Varlı, sunumun devamında günümüzden örnekler verip, iktisadi formülasyonları kullanarak iltizam sisteminin nasıl modifiye edilebileceği üzerinde durdu. Buna göre, iltizam sistemi güncellenerek bir kentsel ekonomi-finansman modeli geliştirilebilir. Size finansman sağlayarak vergileri toplama işini yüklenen kişilere gelirler çoğaldıkça daha düşük faiz maliyetine katlanma imkanı gibi çeşitli avantajlar sunulabilir. Yine iltizam sistemi farklı senaryolar uygulanarak farklı durumlara adapte edilebilir. Yusuf Varlı, tebliğinde kurulacak sistemin olası zorluklarından da bahsetti.

Amir Muhammad Esmaeili de tebliğinde, insan faktörünün sürdürülebilir kalkınmanın önemli bir öğesi olduğunu söyleyerek, İbn Haldun’un sosyal sürdürülebilirlik hakkındaki görüşlerini paylaşıp, onun sürdürülebilir kalkınmada tek bir cevap vermek yerine meseleyi farklı açılardan ele alıp bizi düşünmeye davet ettiğini sözlerine ekledi.

“Liberalizm bir çöküşe doğru gidiyor” sözleriyle konuşmasına başlayan Mustafa Bekhouche ise, “piyasa ekonomisinden ziyade bir piyasa diktatörlüğünden söz etmek mümkün” ifadelerini kullandı. Demokrasinin özü itibariyle eşitlik demek olduğunu, çünkü herkesin bir oya sahip olduğunu; fakat piyasanın bireysel farklılıkları destekleyip, rekabeti teşvik ederek eşitsizliği yaydığını ifade etti. “Demokratik süreçlerle oluşturulan kurumlar, piyasanın hükümranlığı altında. Bu Doğu’da da böyle Batı’da da..” diyerek sunumuna devam eden Bekhouche, böylece eşitliğin değerinin ortadan kalktığını belirtti. AB-İngiltere arasındaki krizin Batı demokrasisi ve serbest piyasanın en güncel krizi olduğunu sözlerine ekleyen konuşmacı, bu tip büyük krizlerin yakın bir gelecekte başka Batı ülkelerinde de görüleceği değerlendirmesinde bulundu.

Yedinci oturumun son konuşmacısı olan Rasim Özcan, sunumuna “insanlar neden borsaya yatırım yapar” sorusunu, insanların uzun vadede yüksek kazanç elde etme isteğiyle cevapladı. Nitekim 1926’da ABD borsasında 100 dolarımızla hisse senedi alıp yatırım yapmış olsaydık, bugün 700 bin dolarımız olacaktı ve bu kazancı ABD’de başka hiçbir yatırım aracı sağlayamazdı. Dünya borsalarının, riski toplumla paylaşma fikriyle ortaya çıktığını hatırlatan Özcan, “ekonomik gelişmeler, finanse edilmiş fikirlerden ortaya çıkar” sözleriyle, günümüzün en büyük şirketlerinin hikayesini katılımcılarla paylaştı. Nüfuz eden girişimlerin, yeni bir pazar üreten inovasyon özelliği olduğuna dikkat çekti.

İbn Haldun düşüncesinde bedevilerin özetle “yetenekleri olmakla birlikte bazı dezavantajları da olan kişiler” olarak tanımlandığını kaydeden Rasim Özcan, “bedevi” kavramını bir metafor olarak kullanırsak, günümüzün en büyük bedevilerinin Elon Musk, Jack Ma, Larry Page gibi dünyanın en büyük şirketlerinin kurucuları olduğunu ifade etti. Rasim Özcan, yeni İbn Haldunculuğun bu tip girişimleri açıklamakta kullanılabileceğini sözlerine ekledi.

“Tüccarların ‘İtibar’ ve ‘Kar’ Arasında Denge Kurma Çabası, Sürekli Yüzleşmek Zorunda Kaldıkları Ahlaki Gerilimlerin Temel Sebebi”

 

Üniversitemiz öğretim üyesi Dr. Faruk Yaslıçimen’in yöneticiliğini yaptığı ve “Kamu Ekonomisi, Kalkınma ve Ahlak” temalı tebliğlerin sunulduğu 8. oturumda; Üniversitemiz öğretim üyesi Dr. Sadullah Yıldırım, “Uluslar Arasında Devlet Kapasitesinin Dini Kökleri”; Tunus Üniversitesinden Sofiane Bouhdib, “Devrim sonrası Tunus’ta Ekonomik Gelişme ve Yolsuzluk: İbn-Haldun’un Dairesine Dönüş”; İran Allame Tabatebai Üniversitesinden Seyed Ali Mohamad Najafi ve Mohammad Abdolhosseinzade, “İslami Ekonomik Sistemde Adalet Kavramının Analizi ve Mevcut Ekonomik Sistemlerin Geliştirilmesi için Çıkarılacak Dersler”; Malezya Uluslararası İslam Üniversitesinden Md Nazim Uddin, “Mikrofinans Kurumlarının Yönetişim Yapısı: Modellerin Karşılaştırılması ve Sosyal Etki ve Yoksulluğun Azaltılması Üzerindeki Etkisi” konularında birer sunum yaptılar.

5. İbn Haldun Sempozyumunu’nun 9. ve son oturumu, “Piyasa ve Etik” teması etrafında, İstinye Üniversitesinden Doç. Dr. Alev Erkilet yönetiminde gerçekleştirildi. Sussex Üniversitesinden Magnus Marsden, “Afgan Tüccarların Yaşamlarındaki Ahlaki Gerilimler”; Texas A&M Üniversitesinden Özlem Şişman, “İkinci Nesil: İbn Haldun Paradigması Türk-Müslüman Burjuvazisinin Kapitalizm ve Ahlakla Mücadelesini Açıklayabilir mi?”; Üniversitemiz öğretim üyesi Dr. Sümeyye Kuşakçı, “İbn Haldun’a Göre Maneviyat ve Erdemliliğin Sürdürülebilirliğe Katkısı”; Malezya Uluslararası İslam Üniversitesinden Lisa Listiana, “Sosyo-Ekonomik Kalkınma için Vakıf: İbn Halduncu Bir Bakış” konularında tebliğlerini aktardılar.

Magnus Marsden, varlık biriktirme isteğinin antropolijinin temel konuları arasında olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, dünyanın değişik ülkelerindeki tüccarlar arasında yerinde yaptığı gözlemlerin sonuçlarını katılımcılarla paylaştı. Tüccarların, kâr elde etmek için vahşi bir mücadelenin içine giren insanlar olduğunu söyleyen Marsden, tüccarların varlığını sürdürebilmelerinin ve risklerle baş etmelerinin, hareket yetenekleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu sözlerine ekledi. Bu mobilitenin beraberinde bazı ahlaki eğilimleri de getirdiğini zikreden konuşmacı, tarihi süreçteki sosyal değişimlerle, insan topluluklarının temel faaliyeti olan ticaretin de farklı biçimlere evrildiğinden söz etti. Günlük faaliyetlerinde ahlaki gerilimlerle sürekli yüzleşmek durumunda kalan tüccarların “itibar” ve “kar” arasında denge kurma çabasının, bu gerilimlerin asli sebebi olduğunu ifade eden konuşmacı, sunumunda Afgan tüccarlarla yaptığı görüşmelerden örnekler de verdi.

İbn Haldun’un nesil paradigmasının, Türkiye’nin Müslüman burjuvazisindeki değişim ve dönüşümü açıklayabileceğini belirten Özlem Şişman, sunumunda son yıllarda daha da görünür hale gelen Müslüman burjuvazinin ikinci neslinin nerdeyse hiçbir ilmi çalışmaya konu edilmediğini belirtti. Bu ikinci nesilde daha fazla lüks tüketime yönelik talep görüldüğünü, israfın yaygınlaştığını aktaran konuşmacı, bunun sebep ve sonuçları üzerine değerlendirmelerde bulundu. 1. neslin lüks tüketimi gösteriş yapmakla eşdeğer görürken, ikinci neslin “Müslümanın da kaliteli yaşamaya hakkı var” dediğini; birinci nesil vakıflarda-derneklerde buluşurken, ikinci neslin lüks kafelerde buluştuğunu çeşitli örneklerle ifade etti.

İbn Haldun’un Adalet Dairesi’nin, günümüz şirketleri için bir sürdürülebilir modeli oluşturmada ilham verici olduğunu belirten Sümeyye Kuşakçı da, günümüz şirket yöneticilerinin maneviyatının öneminin farkına vardıklarını, motivasyonu sağlamak için çalışanlarının manevi yanlarına dokunmak gerektiğini anladıklarını söyledi. Çalışanların yaptığı işten bir anlam çıkarabilmelerinin, grup aidiyeti kurabilmelerinin ve firmanın kuruluş değerleriyle kendi değerlerini bağdaştırabilmelerinin; şirketlerin başarılı olmasında önemli olduğunu sözlerine ekleyen Kuşakçı, yaptığı bir araştırmanın sonucuna göre, dünyanın en ızun ömürlü şirketlerinin çalışanlarının maneviyatına ve kurumsal sosyal sorumluluğa gereken önemi veren şirketler olduğunu ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.

Ali Mazrui, Şerif Mardin Gibi Değerli İsimler de Anıldı

5. İbn Haldun Sempozyumu’nun sonunda, Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk ile Heba Raouf Ezzat, Bruce Lawrence ve Waseem Al-Rayes’in katılımıyla kısa bir değerlendirme oturumu yapıldı. Burada konuşan Prof. Şentürk, beşincisini gerçekleştirdiğimiz İbn Haldun Sempozyumlarıyla, İbn Haldun etrafında bir asabiyetin kurulmuş olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İbn Haldun’un, söz konusu asabiyet bağıyla bağlı entelektüel harekete bir kimlik verdiğini kaydeden Prof. Şentürk’ün konuşmasının ardından, diğer katılımcılar da sempozyumu kendi açılarından eksik ve olumlu taraflarıyla değerlendirdi.

Geçmiş sempozyumlara katkı veren ve geçtiğimiz yıllarda vefat eden Ali Mazrui, Şerif Mardin gibi değerli isimlerin de anıldığı oturumun ardından, geleneksel hatıra fotoğrafının çekimiyle sempozyum sona erdi.