İbn Haldun Üniversitesi

Eğitim, Mimari, Tarih, Sanat ve Yönetim Boyutlarıyla Süleymaniye Külliyesi Konuşuldu

İbn Haldun Üniversitesine tahsis edilen ve Üniversitemiz tarafından 3 Ekim’de düzenlenen görkemli bir açılışla vakıf gayesine uygun bir şekilde yeniden ilim dünyasının hizmetine sunulan Süleymaniye Külliyesi; eğitim, mimari, tarih, sanat ve yönetim boyutlarıyla bir sempozyuma konu edildi.

Medrese-i Salis’te bu sene eğitime başlayan İbn Haldun Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü (MEDİT) tarafından düzenlenen I. Süleymaniye Sempozyumu, 27 Ekim Cumartesi günü Süleymaniye İmareti’nde Süleymaniye Camii İmam-Hatibi Ekrem Nalbant’ın Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı.

“Kanuni’nin, Ebussuud Efendi’nin Ruhu Şad Oldu”

Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk, sempozyumun açılış konuşmasında şunları söyledi: “Bu medreseler öksüz, garip bir haldeyken Üniversitemizin Süleymaniye’yi ihya etmesiyle; Kanuni’nin, Ebussuud Efendi’nin ruhunu da şad ettiğimize inanıyorum. ” diye konuştu. Süleymaniye medreselerini fiziken restore etmenin yeterli olmadığını belirten Prof. Dr. Şentürk, “burayı inşa edenlerin, burda geçmişte eğitim veren hocaların varlık anlayışlarını, eğitim anlayışlarını, ilim anlayışlarını da ihya etmek icap eder. Üniversitemiz bu medreselerde vereceği eğitimle bunu da hedefliyor.” dedi.

Sempozyumun açılışına konuk olan Fatih Belediye Başkanı Hasan Suver de açılışta bir selamlama konuşması yaparak, “Süleymaniye, Yahya Kemal’in ifadesiyle hendeseden ibaret değildir. Büyük bir medeniyetin son noktasıdır, ondan sonra düşüş başlıyor. O düşüşü idrak edip ordan ayağa kalkmak lazım.” değerlendirmesinde bulundu.

İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz da açılış programında hazirûnu selamladı: “Süleymaniye’yi bugün bir cami olarak görüyoruz ki yanlıştır, burası bir külliyedir. Süleymaniye, hayatın her yönüyle bütünlük anlayışını kavramış bir toplumun o bütünlük anlayışının bir yansımasıdır.”

Ebussuud Efendi’nin Tefsiri ve Diğer Eserleri Yayınlanacak

Sempozyumun açılışında Üniversitemizin hem tıpkıbasım ve hem de çeviri olarak yayınlayacağı Şeyhülislam Ebussuud Efendi‘nin Tefsiri ve diğer eserlerin yayınına ilişkin, Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk ve Fatih Belediye Başkanı Hasan Suver arasında da bir protokol imzalandı.

“Medreselerde İşin Özü Müfredat idi”

Selamlama konuşmaları ve protokol imza töreninin ardından Sempozyum’un açılış paneline geçildi. Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç‘in oturum başkanlığında Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Doç. Dr. Yasin Yılmaz ve Prof. Dr. Suraiya Faroqhi birer tebliğ sundu.

Prof. Dr. Mehmet İpşirli, “Osmanlı Eğitim Sisteminin Zirve Kurumu Süleymaniye Medreseleri” başlıklı sunumunda şunları aktardı: “Medreseler kendilerinden önce kurulmasına rağmen Osmanlılar medreseleri sevdiler. Osmanlı’da medreseler hem dini öğrenme hem de yayma anlamında çok esaslı birer kültürel kurum hüviyetindeydi. XV. yüzyıl ortalarında kurulan Sahn-ı Seman’dan bir asır sonra inşa edilen Süleymaniye Medreseleri, Osmanlı eğitim sisteminde zirveyi temsil etmiş; Evvel, Sânî, Sâlis ve Râbi’ isimleriyle dört medrese, Tıp Medresesi ve Darülhadis ile dinî ilimler ve tıp, mühendislik, astronomi sahasında zengin muhtevalı bir eğitim programı sunmuştu. XVI asrın ortalarından XX. asrın başlarında medreselerin kapatılmasına kadar hiçbir kesintiye uğramadan eğitimini devam ettiren bu kurumdan hem tanınmış ilim adamları hem de dini ilimler ve tıp başta olmak üzere devletin ihtiyaç duyduğu alanlarda uzmanlar yetişmişti.”

Medreselerde işin özünün müfredat olduğunu ifade eden Prof. Dr. İpşirli, “Medreselerde okunan kitapları tek tek tanımadıkça medrese sistemini tanımamız mümkün değil. Biz henüz kabuğu kırıp içeriye nüfuz edebilmiş değiliz.” dedi. Prof. Dr. İpşirli ayrıca Osmanlı’nın bir gâzâ devleti olduğunu ve bu gâzâ misyonunun 600 sene boyunca hiç aksamadan devam sürdüğünü belirterek, medreselerin de diğer tüm devlet kurumları gibi bu misyona hizmet ettiğinin altını çizdi.

Doç. Dr. Yasin Yılmaz da “Kanuni Vakfiyesi ve Süleymaniye Külliyesi” başlıklı tebliğinde Kanuni Sultan Süleyman’ın, İstanbul’da inşa ettirdiği kurumların varlığını devam ettirmesi, başta dini olmak üzere, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin istenilen amaca uygun yapılması, görevlilerin çalışma şartları, görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi ile vakfedilen akarın neler olduğunu belirtmek için bir vakfiye hazırlattığını ifade etti. Kanuni Sultan Süleyman’ın kurduğu vakıfların mali destek verdiği kurumların, Kanuni Vakfiyesi’nde bütün ayrıntılarıyla kaydedildiğini söyleyen Doç. Dr. Yılmaz, bu kurumları şöyle sıraladı: “Bunlar, Hadika-i Cedide denilen yerde bir medrese, Şehzade Camii ile medresesi, imareti ve sıbyan mektebi, Süleymaniye Külliyesi içerisindeki ibadet, özellikle de cemaatle namazların edası için cami, sosyal yardım sağlanması amacıyla imaret, eğitim ve ilmi faaliyetlerin yürütülmesi için darulhadis, dört medrese, sıbyan mektebi, sağlık hizmetleri alanında daruşşifa ve tıp medresesi ile talebe odaları ve tabhane inşa edilmiştir. Külliye dışında da Kanuni Vakıflarının destek verdiği Cihangir Camii ile mescidi ve sıbyan mektebi, eski Fil Damı Zaviyesi ile Bukelice Zaviyesi bina edilmiştir.”

Prof. Dr. Suraiya Faroqhi de sempozyumun açılış panelinde “The Ottoman Expansion into the Indian Ocean During the Reign of Sultan Süleyman (1520-66)” başlıklı tebliğini sundu. Hint Okyanusu ve Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlere yönelik Portekiz tehdidi ile ilgili Osmanlı endişesinin, güneye doğru uzanan Osmanlı genişlemesi ile birlikte, özellikle Salih Özbaran tarafından yapılan önemli çalışmaların konusu olduğunu belirten Prof. Dr. Faroqi, konuşmasına şöyle devam etti: “Öte yandan, Osmanlı tarihçileri on altıncı yüzyılda Güney Hindistan’daki karmaşık siyasi duruma fazla ilgi göstermemiştir. Ancak, Hint Yarımadası’ndaki Osmanlı denizcilerinin değişen servetlerini, yerel durumu dikkate almadan anlamak zor. Bir örnek vermek gerekirse, Seydi Ali Reis’in Hint kıyılarındaki mücadelesine bakıldığında, alternatif deniz taşımacılığını bulamadığı ya da elindeki uygun denizci sayısına sahip olmadığı tespit edildi. Muhtemelen, bir araya getirdiği insanların çoğu, Hindistan’da olduğu gibi, yerel yöneticilerin hizmetinde silah sahibi olarak iş bulmuştu.”

“Sinan’ın Böyle Büyük Bir Külliyeyi 7 Yılda İnşa Etmesi, Osmanlı Yapım Teknolojisinin 500 Sene Önceki Gücünü Gösteriyor”

Süleymaniye Sempozyumu’nun “Süleymaniye Mimarisi” başlıklı ikinci oturumunda Prof. Dr. Suphi Saatçi ve Prof. Dr. Zeynep Aygen birer tebliğ sundu. Mazereti nedeniyle oturuma katılamayan Dr. Alidost Ertuğrul’un tebliğini ise Arş. Gör. Mesut Dural sundu.

Prof. Dr. Suphi Saatçi ,”Süleymaniye’nin Simgesel Varlığı” başlıklı tebliğinde özetle şu hususlara değindi: “Süleymaniye Külliyesi’nin yer seçimi çok önemlidir; yerleşim düzeni şehircilik açısından örnektir. Bunu her mimar kolay kolay yapamaz. Ayrıca Batı’daki benzer büyüklükteki yapıların, katedrallerin inşası 100 yılı aşkın sürede tamamlanırken, Sinan’ın böyle büyük bir külliyeyi 7 yılda inşa etmesi, Osmanlı yapım teknolojisinin 500 sene önceki gücünü göstermesi bakımından çok önemlidir.”

Külliyenin inşası tamamlandığında 750 kişinin burada kadrolu olarak çalışmaya başladığını söyleyen Prof. Dr. Saatçi, konuşmasına şöyle devam etti:             “Külliyenin merkezinde yer alan cami, halkın hayranlıkla seyrettiği bir eser ve Osmanlı klasik mimarisinin en görkemli yapısı oldu. Cami aynı zamanda Kanunî Sultan Süleyman’ın kimliğini ölümsüzleştiren bir yapı olarak algılandı. Osmanlı Medeniyet tasavvurunun bir ürünü Süleymaniye İslam medeniyetinin en büyük abidesidir. Caminin görünüşü İstanbul’un da en büyük simgesel varlığı kabul edildi.”

“Vakıf Belgelerinin Günümüz Restorasyon Uygulamaları Açısından Önemi: Süleymaniye Örneği” başlıklı tebliğinde Prof. Dr. Zeynep Aygen, Arşivlerde yer alan tamir belgelerinin şehircilik tarihi açısından müthiş bilgiler verdiğini belirterek, “Masraf defterleri, hurufat defterleri, tahrir defterleri ve kadı sicilleri gibi diğer belgeler de bizim üzerinde çalıştığımız vakıf yapısının geçirdiği tamirler, karşılaşılan sorunlar, yapıyı kullananlar ve malzemenin geldiği coğrafyayı anlamamızı sağlar ve dolayısıyla günümüz restorasyon uygulamaları açısından büyük önem taşır. Süleymaniye Camii ve Külliyesi arşiv belgeleri bize bu hususlarda çok yardımcı olabilecek bilgiler barındırmaktadır.” dedi.

Mesut Dural da “Süleymaniye Semtinin Korunmasında Sürdürülebilirlik ve Vakıf Geleneği” konusunda şu hususlara değindi: “Osmanlı İstanbul’unun önemli yerleşim alanlarından birisi olan Süleymaniye semti; Süleymaniye Külliyesi ve çevresinde yer alan anıtsal yapıların yanı sıra sivil mimarlık örneği yapılarla bir bütünü oluşturmaktaydı. Semt, 20. yy ortalarına kadar kamusal yapılarından özel yapılarına kadar, rafine bir kültürün fiziki yansıması idi. Süleymaniye semtinin İstanbul’un pek çok semti gibi tarih boyunca geçirdiği yangın, deprem gibi felaketlere karşın kendine özgü karakterini neredeyse 20. yüzyıl ortalarına kadar koruduğunu söylemek mümkündür.”

“İlmiyle Âmil, Fazlıyla Kâmil Hocalar Hocalar Süleymaniye Medreselerinde Ders Verdi”

Süleymaniye Sempozyumu’nun üçüncü oturumunda; Dr. Vahdettin Işık‘ın oturum başkanlığında Dr. Vehbi Baysan, Doç. Dr. Mehdin Çiftçi ve Prof. Dr. Tuncay Zorlu, “Süleymaniye Medreselerinde Eğitim ve Müfredat” konusu üzerine tebliğlerini sundular.

Dr. Vehbi Baysan, “Tarihsel Perspektiften Sultan Süleyman Döneminde İlim ve Talim” başlıklı tebliğinde şu hususlara değindi: “Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile birlikte el attığı alanlardan biri de medreseler olmuş ve İznik medreselerinin ihdası kurumsallaşma sürecinin önemli bir parçasını teşkil etmiştir. Bu süreçte müfredat da sistematik olarak oluşmaya devam etmiş, zamana göre temel özellikleri değişmeden içeriklerinin güncellenmesi yoluna gidilmiştir. Fatih döneminde açılan Sahn-ı Saman medreseleri ilim tahsili alanında yeni bir dönüşümü işaret ederken, devlet nezaretinde vardığı önemli seviyeyi gözler önüne serer. Kanuni Vakfiyesinde Süleymaniye medreselerinde ilmiyle âmil, fazlıyla kâmil hocaların görevlendirilmesi isteniyor. Devrinin en büyük âlimleri buralarda ders veriyor.”

“Eğitim-Öğretim ve Müfredat Programı Açısından Süleymaniye” konusunu incelediği tebliğinde Doç. Dr. Mehdin Çiftçi ise Dârülhadis’in, kuruluş tarihinden Osmanlı’nın son dönemine kadar Osmanlı medrese sisteminin zirvesinde yer aldığını belirterek, Darulhadis’te derslerin kitap adıyla anıldığını, sınıf geçme değil, ders geçme olduğunu; 4 gün ders yapılıp, Salı, Perşembe ve Cuma günlerinin tatil olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Tuncay Zorlu da Süleymaniye Tıp Medresesi’ni konu edindiği “Osmanlı Devleti’nde Hekim Olmak: XVI. yy’da Tıp Anlayışı, Eğitim ve Gelenek” tebliğinde, “Osmanlılar insanı bir bütün olarak ele alan, tıbbı da diğer insani alanlarla ilişkilendiren bütüncül ilim anlayışına sahiptiler. Hekim adayları hem klasik medrese eğitimi hem de tıp eğitimi alıyorlardı çoğu kez.” değerlendirmesinde bulundu. Osmanlı tıp anlayışının temel özelliklerinden bazılarının; bütüncül tıp anlayışı, kadim bir halk tıbbı uygulaması ve sahte hekimlerle mücadele olduğunu belirten Prof. Dr. Zorlu, şunları ekledi: “Osmanlı hekimini ya da tabibini bugünkü disipliner yaklaşım çerçevesinde anlamak zordur. Bir hadis âliminin, fıkıhla, tasavvufla, tefsirle ya da benzer bir İslami ilim ile uğraşması ya da kitap yazması ne kadar anlaşılabilir bir durumsa, aynı âlimin tıp ilmiyle uğraşması da o kadar anlaşılır bir durumdu ve dönemin ilim paradigması içerisinde bir karşılığı vardı.”

Osmanlı Ulemasının Mesleki ve Entelektüel İlişki Ağları ve Gruplaşmaları Konuşuldu

Süleymaniye Sempozyumu’nda ilk günün son oturumu “Osmanlı Ulemasının Mesleki ve Entelektüel İlişki Ağları ve Gruplaşmaları” konusu üzerineydi. Bu oturumda Dr. Abdurrahman Atçıl, Gürzat Kami ve Abdullah Karaaslan tebliğlerini sundular.

Dr. Abdurrahman Atçıl, “Osmanlı Imparatorluğu’nda XV. Yüzyılın Sonlarında Mesleki ve Entelektüel Gruplaşmalar ve Molla Lütfi’nin Katli Meselesi” başlıklı tebliğinde 1495 yılının Ocak ayında âlimlerden oluşan kalabalık bir heyetin tavsiyesi ve Sultan II. Bayezid’in onayıyla Molla Lütfi’nin katledildiğini hatırlatarak ekledi: “Molla Lütfi’nin katline dair modern yorumların önemli bir kısmına kaynaklık eden bilgileri veren Ahmed Taşköprizade’nin Molla Lütfi ile aynı ilişki ağına dahil olduğunu görmekteyiz; dolayısıyla Ahmed Taşköprizade’yi Molla Lütfi katledildiğinde ne olduğunu filtresiz olarak ortaya koyan bir kişi olarak değil de konuya dair belirli bir grubun görüşünü ortaya koyan bir yazar olarak okumalıyız.”

Dr. Atçıl, sunumunun devamında şu noktalara temas etti: “Molla Lütfi’nin mensup olduğu grupların (Zeyniyye tarikatı, Cem Sultan taraftarları, Sinan Paşa asitanesi) hemen hepsi 1490’larda hızlıca güçlerini kaybetti. Böylece sivri dili ve eleştirel kişiliğiyle tanınan Molla Lütfi daha önceleri düşmanlığını kazandığı rakiplerinin saldırılarına karşı kendisini koruyacak bir destek ağından mahrum kaldı. Sapkınlık (ilhad ve zındıklık) ile suçlandığında yardım talep ettiği kimselerin hepsi kendisinden yüz çevirdi ve katli gerçekleşti”

“XVI. Yüzyılda Bilâd-ı Arab’dan Genç Bir Âlimin İlişki Ağları: Bedrüddin el-Gazzî ve Seyahatnamesinde Bahsettiği Kişiler” konulu tebliğinde Gürzat Kami ise Bedrüddin el-Gazzi’nin Şamlı bir ulema ailesine mensup olduğunu belirterek, “Bedrüddîn el-Gazzî el-‘Âmirî (1499-1577) 1530 yılında elindeki beratları yenilemek için geldiği İstanbul’da ve çevresinde yaklaşık bir seneye yakın vakit geçirir. Şam idaresinin Memlükler’den Osmanlılar’a geçtiği bir dönemde yaşayan Gazzî, babasının vefatı akabinde çıktığı bu yolculuğu sırasında tuttuğu notlara dayanarak Şam’a döndükten sonra kaleme aldığı seyahatnamesinde, seyahatinde uğradığı şehirlerin yanısıra bu şehirlerde görüştüğü altmış kadar kişiden de yer yer detaylı bir şekilde bahsetmektedir.” dedi. Kami, “Gazzî’nin elindeki beratları yenilemek amacıyla çıktığı yolculuğunda hedefine ulaşmak için ilk olarak saygın bir alim olan merhum babasının ilişki ağını kullandığını, ancak belirli bir noktadan sonra – özellikle İstanbul’da- kendi ilişki ağını kurmaya başladığını görmekteyiz.” diyerek sunumunu noktaladı.

Abdullah Karaaslan, 4. oturumun son konuşmacısı idi. “XVI. Yüzyılın İkinci Yarısında Sahn-ı Seman Medresesi’nde Bir Edebiyat Okulu” başlıklı tebliğinde Karaaslan özetle şunları söyledi: “Sahn-ı Seman Medresesi müderrislerinden Karamani Mehmed Efendi şiirde kabiliyetli gördüğü on dört öğrenciyi hücresinde bir araya getirmiş ve onlara edebiyat dersleri vermiştir. Bu öğrenciler arasından Tâcü’t-tevârîh müellifi Hoca Sadeddin Efendi, Sultanu’ş-şuara ünvanına sahip Baki Efendi, Netâyicü’l-fünûn ve mehâsinü’l-mütun müellifi Nev’i Efendi, Hadâiku’ş-şakâik müellifi Mecdi Mehmed Efendi gibi XVI. yüzyılda Osmanlı/Türk şiiri ve nesrinin en yetkin örneklerini veren isimler çıkmıştır.”

“Sinan’ın Süleymaniye’de Taşlarla Yaptığını, Itrî Mûsikîsinde Seslerle Yapmıştır”

Eğitim, mimari, tarih, sanat ve yönetim açılarından Süleymaniye Külliyesi’nin konuşulduğu Süleymaniye Sempozyumu’nun 28 Ekim Pazar günkü ilk oturumu Dr. Nuri Özcan‘ın yönetiminde başladı. Bu oturumda Prof. Dr. Sadettin Ökten, Beşir Ayvazoğlu, Savaş Ş. Barkçin ve Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya “Süleymaniye ve Musiki” üzerine tebliğlerini sundular.

Sadettin Ökten, “Sinan, Süleyman ve Itrî” konulu tebliğinde öncelikle “külliye” kavramından bahsederek şunları söyledi: “Osmanlı toplumunun bir değerler sistemi var ve bu değerler sistemine göre hayatını ve yaşadığı mekânları kurguluyor. Kurucu irade ve inşa edici iktidar, kendi eylemlerini gerçekleştireceği bir mekân tasarlıyor, buna külliye deniyor. Külliye, Osmanlı medeniyet yorumunun mekânsal bir esprisi… Toplumun neye ihtiyacı varsa külliyede mevcut. Külliyede cami çok önemlidir, şehrin siluetini tanımlar. Süleymaniye de İstanbul’un siluetini tanımlıyor.” Bugün ise mesela Altunizade’ye baktığımızda bir AVM, bir İslami İlimler okulu ve bir de cami gördüğümüzü söyleyen Ökten, “bu yapıların hangisi oranın siluetini belirliyor” günümüzün önemli bir problemini gözler önüne serdi.

“Sinan çıkmasa mutlaka başka biri çıkardı çünkü gelenek onu gerektiriyor.” diyen Ökten, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Sinan’ın Süleymaniye Camii’nde ortaya koyduğu mimarî ile bestekâr Itrî’nin bestelediği eserler ve mûsikîsi arasında aynı medeniyet tasavvurunun ürünleri olmaları hasebiyle bağlantılar kurulabilir. Sinan’ın Süleymaniye’de taşlarla yaptığını, Itrî mûsikîsinde seslerle yapmıştır.”

Beşir Ayvazoğlu da “Yahya Kemal’in Şiirinde ve Düşünce Dünyasında Malazgirt ve Süleymaniye” konulu tebliğinde, “Yahya Kemal’e göre, Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te ordusuna hücum emrini verdiği anda Süleymaniye’nin ve her alanda onun gibi binlerce şaheserin tohumları da toprağa atılmıştı.” değerlendirmesinde bulundu. Ayvazoğlu konuşmasına şöyle devam etti: “Yahya Kemal’e göre Türk ruhu ve estetiği Süleymaniye’de özetlenmiştir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri, milli bir destan, milli bir manzumedir. Ön safta oturan o ‘nefer’ Sultan Alparslan’dır, Fatih’tir, Süleyman’dır, Baki’dir, Itrî’dir.”

Sempozyumda “Süleymaniye: Mîmârînin Müziği” başlıklı bir tebliğ sunan Savaş Ş. Barkçin de özetle şunları aktardı: “Sanat tevhidden doğar, tevhide ulaştırır. Mimarimizin ve müziğimizin asıl adı tevhid mimarisi ve müziğidir. Süleymaniye Camii, mimari bir şaheserden önce bir kulluk eseri, ahlak eseridir. Müminin üç işi olan fikir, zikir ve şükür hem Süleymaniye’nin mimarisine hem de müziğimize yansımıştır.”

Müziğin seslerle yapılan mimari, mimarinin ise yapılarla icra edilen müzik olduğunu belirten Barkçin, “Tarihî kimliğimizin yapıtaşı olan mîmârî ve müzik eserleri aynı zamanda bizi inşâ eder. Süleymâniye Câmii bir ahlâk eseridir. Çünkü mîmârî de, mûsikî de edebden veya ahlâktan uzak, ayrı, ötede alanlar değildirler. Aksine bilmenin, kılmanın ve olmanın çok etkili yollarıdır. Yani edebin araçlarıdır. Dolayısıyla güzel ahlâkın hem temeli, hem vitrinidir.” diyerek konuşmasını noktaladı.

5. oturumun son konuşmacısı Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya idi. “Medeniyetin Bedeni Mîmârî, Rûhu Mûsikî” konulu sunumun başında Süleymaniye’nin mimarisine dair şunları söyledi: “Köln’deki Dom Katedrali’ne yaklaştığınızda sizi ezen bir yapıyla karşılaşırsınız. Süleymaniye’ye yaklaştığınızda ise size doğru eğilen, sizi kucaklayan bir yapıyla karşılaşırsınız. Bu bana bir kudsi hadisi hatırlatıyor: ‘Kulum bana bir adım yaklaşırsa ben ona on adım yaklaşırım.’” Bir insanın hayatı nasıl beden ve ruhun bir arada olmasına bağlıysa, medeniyetin hayatiyetinin de bedeni (mimari) ve ruhunun (sanat ve özelde musiki) birliğine, varlığına, yaşamasına bağlı olduğunu ifade eden Çeinkaya, “Mimari ve musiki birbirlerinin mütemmim cüzüdür.” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Hiçbir Sistem Sanatını Tesis Etmeden Yaşayamaz”

Sempozyumun “Dönemin Edebiyatı” konulu 6. oturumu, Dr. Nagihan Haliloğlu‘nun yönetiminde DR. Zeynep Kevser Şerefoğlu, Doç. Dr. Sadık Yazar ve Doç. Dr. Dursun Ali Tökel‘in katılımlarıyla devam etti.

Doç. Dr. Sadık Yazar, “Klasik Türk şairinin toplumdan uzak olduğu fikrinin yanlış olduğunu, divan şairlerinin Süleymaniye Külliyesi’nin inşasına yazdığı tarih düşürme manzumelerinden anlayabiliriz.” Dediği sunumunda özetle şu hususların altını çizdi: “Klasik Türk edebiyatı geleneği, nazım biçimi ve türü repertuarının oldukça geniş ve zengin olduğu bir edebiyat geleneğidir. Bu türler arasında, gazel gibi yoğun bir mecaz diliyle ve dolaylı olarak topluma, sosyal hayata pencereler açan türler yanında mecazdan daha uzak, hakikat diline daha yakın bir üslup ile ve daha az dolaylı olarak topluma ve sosyal hayata kapılar açan bazı türler de bulunmaktadır. Bu türler arasında sayılabilecek tarih düşürme manzumelerinde; doğum, ölüm, evlenme ve tayin gibi oldukça farklı hadiseler tarihlendirilirken inşası tamamlanan bir mimari eser de gözden kaçırılmamaktadır.” Doç. Dr. Yazar, bahsi geçen tarih düşürme geleneği çerçevesinde, 1557 yılında tamamlanan Süleymaniye Külliyesi’nin inşasına şairlerin düşürdükleri tarihlerden örnekler verdi.

Doç. Dr. Dursun Ali Tökel de “Bir Süleyman Var Süleyman’da Süleyman’dan İçeru” başlıklı sunumunda, “Hiçbir sistem sanatını tesis etmeden yaşayamaz. Kanuni’yi yaşatan da şairler, mimarlar, sanatkârlardı.” vurgusunu yaptı ve ekledi: “Kadim dünyada sanat bir hâmîye muhtaç idi. Hâmîler ise genelde devlet adamlarıydı. Sanat, bir sarayın, bir köşkün, bir kasrın, yani bir yöneticinin yaşadığı dünyanın çevrelerinde neşv u nema bulur ve oradan dalga dalga etrafa yayılırdı. Kanuni’nin hem kendisi bir şair hem de eşsiz bir hâmî idi. Etrafında pek çok şair vardı.”

6. oturumun son konuşmacısı Dr. Zeynep Kevser Şerefoğlu idi. “Modern Edebiyatın ‘Süleymaniye’si” konulu tebliğinde Dr. Şerefoğlu şu hususların altını çizdi: “Sanatçılar hem mekandan etkilenen hem de mekanı etkileyen, onu ölümsüz kılan insanlardır. Süleymaniye de pek çok edebî eserde adeta bir roman kahramanı gibi karşımıza çıkar. Külliye, bu edebî eserlerde semte ruhunu veren temel bir yapı olarak yer alır.” Dr. Şerefoğlu ayrıca özellikle Mehmet Akif’in, Yahya Kemal’in, Nazım Hikmet’in, Sezai Karakoç’un ve Orhan Pamuk’un eserlerinde Süleymaniye semti ve Süleymaniye Camii’ne dair değinileri karşılaştırdı.

“Şüphe Yok ki Vakıf Eserleri Bânilerinin Himmetini İhya Eder”

Süleymaniye Sempozyumu’nun 7 oturumunda konu “Arşiv ve Vakıf” idi. Bu oturumda Osmanlı Arşivi Daire Başkanı Önder Bayır‘ın yönetiminde; Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv ve Tescil Müdürü Mevlüt Çam, Esra Yıldız, Dr. Kenan Yıldız ve Prof. Dr. Bülent Arı birer tebliğ sundular.

“Hayrattan, hayır eserlerinden doğan bir medeniyetle karşı karşıyayız. Vakıf eserler akl-ı selîm, kalb-i selım, zevk-i selîm hayatın tezahürleridir.” diyerek “Kanuni Sultan Süleyman ve Kanuni Dönemi Vakıfları” konulu tebliğini sunmaya başlayan Mevlüt Çam; İstanbul, Şam, Mekke-Medine ve Rodos’ta bulunan ve vakfiyesi mevcut vakıflar ile Kudüs’te bulunan ve vakfiyesine ulaşılamayan Kanuni Sultan Süleyman Han vakıflarından bahsetti. Kanuni Sultan Süleyman’ın, vakfiyesinin bir yerinde “Şüphe yok ki yapılar bânilerinin himmetini ihya eder” vecizesini sarfettiğini söyleyen Çam, vakfiyenin başka bir yerinde ise “vakıf eserlerinden faydalananlar ne olacak” sorusuna Kanuni’nin “asûde-i hâl, müreffehû’l-bâl olurlar” dediğini aktardı.

Esra Yıldız, “Şeriyye Sicilleri Ve Meşihat Arşivlerinde Kanuni Sultan Süleyman Dönemine Ait Kayıtlar” konulu tebliğinde, “Osmanlı’da Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye ‘ulema semti’ olarak anılmış ve buralar İlmiye teşkilatının merkezi haline gelmişti.” diyerek, Osmanlı Devleti’ndeki orijinal adıyla “Sicillât-ı Şer‘iyye” ve “Meşîhat-i İslâmiyye” olan müessesenin birimleri ve faaliyet alanları ile müessesenin kuruluşundan ilgâsına kadar olan süreçteki tarihî serüveni hakkında bilgiler verdi.

“Günümüze ulaşan en erken tarihli kadı sicilleri, az sayıda olmakla birlikte, Fatih dönemine aittir. Mevcut sicil külliyatının muntazam sicilleri ise Kanuni dönemi ile başlar.” sözleriyle “Osmanlı Kadı Sicilleri: Kanuni Döneminden Örnekler” konulu tebliğini sunmaya başlayan Dr. Kenan Yıldız, “Kadıların görev süreleri en fazla iki yıldı. Kadılık mahkemelerinde görülen bütün işlemler “sicill-i mahfûz” denilen defterlere kaydedilir ve bu defterler bir sonra gelen kadıya eksiksiz devir ve 5teslim edilirdi.” Değerlendirmesinde bulundu. Ayrıca Kanuni döneminden seçtiği bazı örnekleri dinleyenlerle paylaştı.

7. oturumun son konuşmacısı “Avrupa Arşiv ve Kütüphanelerindeki Osmanlı Tarihi” konulu tebliğiyle Prof. Dr. Bülent Arı idi. Bugün bizim Arşivlerimizin çok ileri seviyede hizmet eden, modern, hızlı olmasıyla Avrupa’nın önde gelen arşivlerinden biri olduğunu belirten Prof. Dr. Arı, “Mukayeseli Osmanlı-Avrupa araştırmaları için çoğu Avrupa ülkesinde muazzam malzeme var. Özellikle İngiltere, Almanya, Fransa, Viyana, Venedik ve aslında bizim olan Bulgaristan Arşivleri özel önem taşıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Osmanlı Arşivlerini Dünyada Marka Değeri Taşıyan Bir Yapıya Kavuşturabiliriz”

27-28 Ekim tarihlerinde 2 gün boyunca 7 oturumda birçok farklı konuda tebliğlerin sunulduğu Süleymaniye Sempozyumu’nun Kapanış ve Değerlendirme Oturumu ise, Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu‘nun yönetiminde Prof. Dr. Suraiya Faroqhi, Dr. Abdurrahman Atçıl ve Prof. Dr. Zeynep Aygen‘in katılımıyla yapıldı.

Prof. Dr. Faroqhi, sempozyumu ve salon düzenini, teknik ve izleyicilerin sunumları takibi açılarından çok başarılı bulduğunu belirtti. Genel olarak sempozyumlarda sunulan tebliğlerde tebliğcilerin çoğunun meseleleri Adem ile Havva’dan başlatmak gibi bir usulleri olduğunu, tebliğinin asıl konusuna gelene kadar ise kendisine ayrılan sürenin dolduğunu ifade etti. Tebliğlerde genel bilgilerden ziyade çok özel hususlara değinilmesi; çok özel, spesifik konulara nokta atışı yapılması gerektiğini ifade etti.

Tarihçilerimizin büyük konuşmak, modelleme yapmak gibi konularda çok çekingen olduklarını söyleyen Doç. Dr. Erdoğdu ise, “Dil devrimi olmasaydı bizim bugünki tarihçilerimizin %90’ı ıskartaya çıkardı çünkü onlara ihtiyaç olmazdı. Tarihçilik tarihi belgeleri, arşivleri günümüze taşımak, günümüz Türkçesine çevirmek değil.” değerlendirmesinde bulunduğu konuşmasında şunları da söyledi: “Dünyadaki yeni gelişmeleri takip etmek, ayak uydurmak lazım. Arşivlerimizi dijitale taşıdıktan sonra, zaman kaybetmeden yapay zeka entegrasyonunu sağlarsak, Osmanlı Arşivlerini dünyada marka değeri taşıyan bir yapıya kavuştururuz.”

Dr. Atçıl da kapanış değerlendirmesinde Süleymaniye’nin bütüncül bir yaklaşımla, diğer birimler ve kurumlarla, olaylarla bağlantılarının da araştırılarak çalışılmasının gerektiğini ifade etti. Prof. Dr. Aygen ise “Sempozyum disiplinlerarası bir sempozyum, disiplinlinlerarası bir buluşma oldu. Yeni çalışmalara kapı araladı.” diyerek düzenleyicilere ve katılımcılara teşekkür etti.

“Aslolan Süleymaniye’deki İlim Anlayışını, Burayı İnşa Edenlerin Varlık Anlayışlarını İhya Etmek”

İbn Haldun Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü (MEDİT) tarafından düzenlenen I. Süleymaniye Sempozyumu’nun Düzenleme Kurulu Başkanı Dr. Vahdettin Işık da bir kapanışta bir teşekkür konuşması yaparak, “Bu program güzel bir bilgi şölenine ve yeni tanışmalara vesile oldu. Tüm katılımcılara, öğrencilerimize, dışardan gelip oturumları izleyenlere teşekkür ederiz. Süleymaniye’yi istifade edilebilir bir mirasa dönüştürme yolunda gayretlerimiz devam edecek.” dedi.

Sempozyumdaki tüm oturumları takip eden Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk ise, “Sempozyumun tüm katılımcılarına ve ondan önce burayı öksüz, garip bir haldeyken Üniversitemize tahsis eden yetkililere teşekkür ederiz.” ifadelerini kullandığı teşekkür konuşmasında; Süleymaniye’yi, buranın tarihi incelemekten başka, aslolanın, Süleymaniye’deki ilim anlayışını, burayı inşa edenlerin varlık anlayışlarını ve hedeflerini ihya etmek olduğunu belirterek Üniversitemizin bunu başaracağının altını çizdi.

İki gün boyunca dolu dolu 8 oturumda bir bilgi şöleni havasında geçen I. Süleymaniye Sempozyumu, bu değerlendirme ve teşekkür konuşmalarıyla sona erdi.