Ufuk Ulutaş’ın Katılımıyla ‘Bağdadi Sonrası DAEŞ’ Söyleşisi Gerçekleştirildi


T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Ufuk Ulutaş, 11 Aralık Çarşamba günü Üniversitemizde “Vahşet Devleti: Bağdadi Sonrası DAEŞ” konulu bir söyleşi gerçekleştirdi. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlenen ve Bölüm Başkanı Doç. Dr. Talha Köse’nin konuşmacıyı tanıtarak açılışını gerçekleştirdiği programda Ulutaş, geçmişten günümüze DAEŞ olgusu, ideolojik arka planı ve söz konusu yapının geleceği üzerine analizlerini dinleyicilerle paylaştı.

Konuşmasının başında “The State of Savagery: ISIS in Syria” kitabının çıktığı 2016 yılının, DAEŞ’in gücünün zirvede olduğu bir dönem olduğunu belirten Ufuk Ulutaş, DAEŞ mensuplarıyla ve bölgedeki aktörlerle yaptığı birçok mülakatı kitabında paylaştığını dile getirdi. Etkinliğin başlığına da değinen Ulutaş, “farzımuhal bu tartışmalara DAEŞ penceresinden bakacak olsak, ‘Vahşet’ yerine rahatlıkla ‘Vahdet’ ifadesini koyabilirdik. Onlara göre vahdet, bize göre vahşet… Böylesi geniş bir makas, bir uçurum var aramızda. Sıradan bir Müslümanın dünya okumasıyla, bir DAEŞ mensubunun dünya okuması arasında da bu uçurumu görebiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

“DAEŞ, Sahadaki Birçok Aktör Tarafından Bir Fırsat Penceresi Görüldü”

Konuşmasını üç argüman üzerine kuran Ufuk Ulutaş, ilk olarak DAEŞ denen olgunun inorganik bir fenomen olmadığını dile getirdi. Kuruluş ve ortaya çıkış itibariyle DAEŞ’in beslendiği bir kaynak olduğunu, bu yapıyı ortaya çıkaran koşulların, gerekçelerin çok inorganik olmadığının görülebileceğini söyleyerek; Abdullah Azzam’dan Usame b. Ladin’e, Eymen b. Zevahiri’den Zerkavi ve Bağdadi’ye selefi cihadiliğin tarihsel sürecine ve DAEŞ’in beslendiği kaynaklara kısaca değindi. Selefi cihadi akımlardaki “yakın düşman”-“uzak düşman” ayrımından da bahseden konuşmacı, Zerkavi ile birlikte “yakın düşman”ın tanımının değiştiğini, Zerkavi ile birlikte bu yapının “yakın düşman” diyerek Müslümanların kendi içlerindeki -kendi ifadesiyle- “maşa”ları hedefine koyduğunu aktardı. Yine eş zamanlı olarak hareketin merkezine başka gruplarda bu yoğunlukta olmayan şiddetli bir Şii düşmanlığının yerleştiğini kaydeden Ulutaş, bu noktada en azından zihnî planda El Kaide ve türevi oluşumlardan bir kopuş yaşadıklarını belirtti. DAEŞ’in işte bu Zerkavi çizgisinde kurulan bir örgüt olduğunun altını çizen konuşmacı, DAEŞ’in şartlara bağlı olarak kendi pozisyonunu güncellediğini, bu anlamda sahadaki Esed rejimi gibi, Rusya gibi, Suriye’deki muhalif gruplar gibi birçok aktör tarafından da bir fırsat penceresi olarak görüldüğünü, aynı zamanda birçok istihbarat örgütünün de DAEŞ’i kullandığını ya da DAEŞ’in bunlara kendini kullandırttığını ve karşılığında bir şeyler aldığını sözlerine ekledi.

“Esed Hâlâ İktidardaysa Varlığını DAEŞ’e Borçlu”

Bağdadi’nin hayatına kronolojik olarak baktığımızda hakkında hiç kimsenin bilgi sahibi olmadığı birkaç senelik bir dilimin olduğunu belirten Ufuk Ulutaş, onun bu birkaç seneyi Şam’da Seyyide Zeynep bölgesinde geçirdiğine dair kuvvetli iddialar olduğunu dile getirdi. “DAEŞ, gücünün zirvesinde olduğu dönemde, hüküm sürdüğü toprakların % 87’sini muhaliflerin, %13’ünü Suriye rejiminin elinden aldı. Nitekim Esed hâlâ iktidardaysa, iktidardaki bu varlığını DAEŞ’e borçlu olduğunu rahatlıkla dile getirebiliriz.” sözleriyle konuşmasına devam eden Ulutaş, ardından kitabında da yer verdiği bazı analizleri paylaştı: “Mülakatlarda, DAEŞ’in içine en fazla sızmış istihbarat örgütü hangisidir, diye sordum. Çoğunlukla ‘İngiliz istihbaratı’ cevabını aldım. Yine bu mülakatlarda sorduğum bir diğer soru, DAEŞ’in politikalarında en fazla belirleyici olan istihbarat örgütünün hangisi olduğu üzerineydi. Bu soruya da çoğunlukla Suriye gizli servisi El Muhaberat cevabı verildi.”

“DAEŞ Anlayışı ve İdeolojisi, Genel Selefi Cihadî Akımlar Arasında Önemli Bir Sapmaya İşaret”

Bütün DAEŞ anlayışı ve ideolojisinin, genel selefi cihadî akımlar arasında önemli bir sapmaya işaret ettiğine de vurgu yapan Ufuk Ulutaş, örneğin tekfir meselesinin öteden beri bu akımların hususiyetleri arasında yer aldığı fakat hiçbir selefi cihadî akımın bu tekfir müessesesini DAEŞ kadar rahat kullanmadığı değerlendirmesinde bulundu. Bu sapmaların Mesiyanizm ve hilafete bakışta da görülebileceğini; DAEŞ’in ahir zamana dair kendisine çok güçlü bir kozmik rol biçtiğini, hilafetin de onlarda bir obsesyona dönüştüğünü örnekleriyle açıkladı.

DAEŞ’in Tamamen Ortadan Kaldırılması Nasıl Mümkün Olabilir?

Son olarak, “mevcut şartlar altında DAEŞ’le global bir mücadelenin imkansız olduğunu düşünüyorum” diyen Ufuk Ulutaş, “çünkü DAEŞ’i ortaya çıkaran, onu kullanan şartların hepsi geçerliliğini halen sürdürüyor: Esed hâlâ iktidarda; Irak’ta Sünni siyaset imkanı nerdeyse ortadan kalktı; ekonomi kötü ve şehirler harap; Batı’da aşırı sağ ve İslamofobi yükselişte…” sözleriyle söz konusu koşullardan bazılarını dile getirdi. Tüm bu şartlar ortada mevcudiyetlerini sürdürüyorken, DAEŞ ya da farklı bir isimle devam ediyor olsun, bu yapının halen ciddi finansal kaynaklara, hâlâ ciddi bir insan kaynağına sahip olup, aynı şekilde istismar kanallarının da halen açık olduğunun altını çizen Ufuk Ulutaş, “meselenin ortadan kaldırılması için sosyolojik, ekonomik, psikolojik vb. boyutlarıyla çok kapsamlı bir mücadele sürdürülmesi gerekir. Türkiye’nin DAEŞ’le mücadele yöntemi bu bakımdan tüm dünya tarafından benimsenmesi gereken güzel bir örneklik sunuyor.” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.

İlgiyle takip edilen program, soru-cevap faslıyla sona erdi.

DAEŞEbubekir el BağdadiSiyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler BölümüUfuk Ulutaş

Yıldız (*) işareti olan alanlar zorunludur